“Issız Adam” ve “Issız Madam”lar günümüzde neden bu kadar çoğaldı?

“Issız Adam” ve “Issız Madam”lar günümüzde neden bu kadar çoğaldı? Günümüzde aşk, gerçek ilişkiler ne kadar kaldı ya da kaldı mı?

ıssız adam

Issız adamların artması nedeniyle, ıssız madamların da sayısı her geçen gün  artıyor. Madalyonun her iki tarafına da bakmak lazım tabi… Issız adamların sayısını da, kim bilir belki de bazı kadınların fazla beklentili davranışları, alma verme dengesini ilişkilerde bir türlü kuramamaları ya da değersizlik korkusu nedeniyle aşırı değer vermeleri ve beklemeleri yarattı. Derin bir konu…

Neden artık insanlar bırakın evliliği, sevgili durumuna bile geçemiyor? Ya da halen direnmeye, yaşamaya uğraşan bir aşk, bağlılık kavramı vardı da biz insanlar mı doyumsuzluklarımızla, ne istediğimizi bilmeyerek, korkularımızın esiri olarak, aşırı beklentilerle yaklaşarak, karşımızdaki insanı kafes içinde tutmaya çalışarak, dokunup huzur vermek, keyif almak yerine fazla sorgulayıp, dır dır ederek, bağlılıktan ürkerek,  daldan dala atlamamızla, yanımızda biri varken birileri daha olsun diyerek tükettik? Aşk dediğimiz şey nedir acaba, kelimelerle tanımlayabiliyor muyuz? Bu da meçhul…

Karşımızdaki insana yıllarımızı verdikten sonra,  “Seni seviyorum ama aşık değilim.” gibi bir cümleyle karşı karşıya kaldığımızda, başımızdan bir anda boşalan kaynar suyun şokunun ardından Dünya’nın sonu gelmişçesine  bırakıveririz kendimizi… Bir boşluğun içinde kaybolmak isteriz kırılan kalplerimizi derin acılara mahkum ederek. Bende eksik olan ne? Aşık olunacak biri değil miyim? Beni aşık olamadığı için mi terk etti! Başlarız hemen kendimizde suç aramaya, kendimizi sorgulamaya…

Nedense karşımızdakinin aşkın anlamını bilemeyen biri olup olmadığını sorgulamayı göz ardı ederiz. Peki, gerçekten  aşk diye bir şey var mı?  Varsa nerede? Aşık olduğumuzu nasıl anlarız? İlk bakışta aşk sözü ne kadar gerçekçi? Yoksa aşk diye adlandırdığımız şey sadece bir satranç oyunundan mı ibaret? Aşk karşılıklı oynanan ve finalinde şah mat derken asla sonunda birleşilemeyen, çift taraflı oynanan bir oyun mu?

Aşkın bir reçetesi var mı?

Varsa da, bu reçetede yazılabilecek ilaç çok komplike olmalı… Bu hastalığın tedavisi, hele bir de karşılıksız aşk ise; karşılıklı aşka göre çok daha fazla metanet, daha çok zaman isteyen  ve prospektüsünde sayfalarca açıklama yazılabilinecek bir ilaç ile olabilirdi.

Aşk; mutlaka halen bir yerlerde yaşıyor olmalı, hayatımızın bir evresinde bizi buluyor, bir rüzgarla yanı başımızdan geçiyor olmalı. Fark ediyoruz, edemiyoruz. Kıymetini biliyoruz, bilemiyoruz. Yaşatabiliyor, yaşatamayabiliyoruz. Bir yastıkta diyebiliyor ya da diyemiyoruz. Korkularımız, önyargılarımızla tüketiyoruz ya da bu sefer buldum diyebilme cesaretini gösterebiliyor ve aşka çelme takmaktan vazgeçiyor, cesurca onu hayatımızda sonsuza kadar yaşatabilmek için yeni bir adım atabiliyoruz.

Kimbilir; belki gerçekten aşık oluyoruz ama bunun aşk olduğunun farkındalığına varamıyoruz hele ki daha önce gerçek aşkı hiç tatmadıysak…  Kimbilir; belki de çoğu zaman aşık olduğumuzu zannediyoruz ama aslında o aşk belki de gerçekten aşk değil,  sadece kendimizi ve karşımızdakini inandırmaya uğraştığımız bir arayış…

Bir insana aşık olduğumuz an ya da öyle olduğumuzu zannetiğimiz an; midemize kramplar girmeye başlıyor. Güneş bir farklı doğmaya, farklı batmaya başlıyor. Yediğimiz ekmek, içtiğimiz su bir ayrı tatlı gelmeye başlıyor. Gözlerimizdeki ışıltı, yüzümüzdeki tatlı tebessüm… Sesini duyunca, onu karşımızda görünce kalp atışlarımızda hızlanmalar, gözümüzün bir anda kör olması, hatta gerçekleri dahi görememesi… Kendimizi, karşılık görsek de görmesek de bir insana adamak…

Neden tek taşımı kendim aldım, tek taşımı kendim taktım diye gezen kadınlar çoğaldı? Neden o tek taştan öcü gibi korkan ıssız adam sayısı tavan yapıyor günümüzde? Ya da neden kadınlar o tek taşı takacak adam arayışları içerisinde olmayacak ıssız adam pofillerinin peşinde heba olup duruyor?

Gerçek aşk, bunların hiçbiri değil. Gerçek anlamıyla aşk; ruh eşini yani iki ayrı tam insanın iki tam etmesini bulabilme şansını hayatın bir evresinde yakalayabilmiş olabilmektir. Kendisine saygısını yitirmeden ve kendisiyle barışık yaşarken karşındakini tutkuyla (zorla değil!) yanına getirmeyi başarabilmektir.

Gerçek anlamıyla aşk;  onun yanındayken kendin olabildiğin, rahat hissedebildiğin, ben yerine biz diyebildiğin, oyunların oynanmadığı, kaçanın kovalanır mantıksızlığının yaşanmadığı karşılıklı bir paylaşımdır. Kendi öz benliğinden uzaklaşmadan, karşılıklı sevgi, saygı ve sadakatin kaybedilmeden yaşandığı ilişkilerin meyvesidir aşk…

“Beni özledin mi, beni seviyor musun, beni aldat mı yorsun  değil mi?” cümlelerinin karşı tarafı bezdirircesine  tüketilmediği, karşılıklı güvenin, öz saygının yaşatılabildiği, karşılıklı özgür alanların yaratılabildiği, iki tarafın da  birbirini sorgulamadığı, onurunu ve sadakatini koruyarak yaşayabildiği huzurlu bir dünya yaratabilmek, “Seni Seviyorum” cümlesini bir beklenti olmadan, korkusuzca söyleyebilmektir  aşk…

Erkeğin ya da kadınının kaybetme korkusu yaşamadığı, komplekslerin, imkansızlıkların, egoların, içsel kişilik çatışmalarının olmadığı, karşındaki kişiyi hayatının odak noktası haline getirmediğin  bir ilişkide yıllarca ayakta kalabilen en asil duygudur aşk…

Hep aşkı suçlarız. Hep aşkı suçlu ilan ederiz. Aşkı yanlış kişide aradıysak, ilişkimizin bizi aynı kişide doyurmadığını, sevgi depomuzun boşalmaya başladığını fark ettiğimiz halde  ısrarla arayışlarımızın esiri olmaya devam ediyorsak; burada aşkın suçu ne? Bir bağımlılık olarak algıladığın, kendinin ve karşındakinin duygu ve inançlarını sorguladığın, yetinebilirliklerin ile yaşamaya mahkum bırakıldığın bir yaşam tarzı haline geldiyse ilişki; bu yolunda giden bir ilişki midir? Sırf karşındakini mutlu edebilmek adına kendi benliğinden vazgeçmeye uğraştığın, doyasıya kendini yaşayamadığın, seni başka arayışlara zamanla yönelten bir duygu olarak algılıyorsan  aşkı; acaba o gerçekten aşk mıdır?

Eğer bir kadın ya da bir erkek, aşkı için birçok şeyi göze alabilecek gücü kendinde bulabiliyorsa, gerçek aşkı bulduğuna inandığında kaybetmemek için ilişkisine emek vermeye hazır hissediyorsa, ıssız adam ya da ıssız madam olarak yaşlanmak yerine, karşısındaki insanı-kendisi için doğru insansa eğer- korkusuzca kendi ıssız adasına davet edebiliyorsa, işte yaşanan o aşk gerçek aşktır.

Eğer erkek ya da kadın, bunu hissedemiyor ve aşkını doyasıya yaşamak yerine korkuları ve bencilliğini ön planda tutuyor, kaçınıyor ise zamanını, hayatını, hüznünü, mutluluğunu, ruhunu paylaşmaktan; işte o gerçek aşk değil, sadece bir satranç oyunudur. O oyunun sonunda biri mutlaka kaybeder. Her iki tarafın da karşılıklı kazandığı bir ilişki yakalama şansını yakalayabildiyseniz; işte o zaman çok şanslısınız demektir, lütfen kıymetini biliniz. Neden mi? Biliniz ki; çabuk tükenip bitmesin.

Issız adam sayısı çoğaldıkça neden ıssız madamların sayısı da arttı biliyor musunuz? Çünkü tam ve bütün olmayı başarmış insanlar, yarım kalmış insanlarla artık yapamıyor, yürütemiyor. Çünkü binlerce, milyonlarca insan işte “O aşkı, o tutkuyu, o birlikte iken iki tam yan yana olacağı insanı” arıyor.